Yok zaman yaratamıyorum kendime yazmak için. Cidden yaratamıyorum, 10 yıllık yaralı ilişkiden çıkınca en çok boşluğun kendimde olduğunu gördüm çünkü. O kadar çok doldurmak istiyor ve bu yöne kayıyorum ki yazmaya vaktim kalmıyor. Ailecek gittiğimde iğrendiğim yerleri şimdi Araplar işgal ettiği halde daha güzel görüyorum. Rahatsız etmiyor bile beni çünkü bakış açım farklı, başka filtreden bakıyorum. Cadım bıcır bıcır gezerken tarafımda boğaza bir başka bakıyor Kulelinin ışıklarına farklı bakıyorum. Dün cadımla her hafta sonu yaptığımız gibi geziyoruz durak Ortaköy Benim gençliğim Ortaköy'de geçti, daha doğrusu en hızlı zamanlarım. Caminin yanında oturmak için banklar vardır hemen üstü yeşillik, oraya oturup sabaha kadar içer gelene geçene sataşırdık. Saat gece yarısını geçene kadar o kalabalığın uğultusunda bir ses hep aradan sıyrılırdı - Boğaaz turu haydi kalkıyor Booğaaaz turru. Hafif gırtlaktan çıkan ama tüm günün yorgunluğunu çatallığında barındı...
Ben çok anlatırdım kendimi. En detayına kadar, şunu şöyle yaptım şunu böyle yaptım diye. Sanki kendimim ispat etme zorunluluğum varmış gibi. Belki de korktuğumu böyle kapattım yada güvensizlik hissini böyle yenebildim. Yada hayatım boyunca taktir edilmeyi beklediğim kişilerden taktir gelmemesiydi sebebi. Ailem, sevgililerim daha geç zamanlarda eski eşim. Hiç hatırlamıyorum kendi kendime sıfırdan başarıp bir noktaya geldiğimde taktir edildiğimi. Fark ettim ki ben buradayım diye kendini parçalaman senin burada olduğunu başkasına göstermiyor. Sana saygı duyulmasını sağlamıyor. Kendini parçalasan, parça parça olsan, kan kussan da duyulmuyorsun. Sen - Ben buradayım diye bağırdıkça aslında boşlukta daha fazla kayboluyorsun. Peki var mı gerçekten taktir edilmeye ihtiyacın? Fark edilmediğin hatta hapsolduğun dünyanda kendini anlatmak yerine neden yeni bir dünya kurmuyorsun kendine? Ben tam olarak bunu yaptım işte. Önce iş yerimden başladım. Görünmez olduğum ofiste ...